Şeker portakalı öyle bir kitap ki her yaşta okunması gereken, her okumada
daha fazla üzüp bazı gerçekleri anlatabiliyor. Peki yazarımız gelişim evrelerini
hesaba katarak mı bu kitabı yazdı? Kendi fikrimce genel olarak evrelere uyum
sağlıyordu. İlk olarak dikkatimi çeken şey animizm oldu. Bunu en net Zeze
şeker portakalı fidanıyla konuşurken geri yanıt almasıyla gördüm. Zeze'nin
Edmundo dayı ile konuşurken "Yine de, kafam hala aynı şeyle doluydu.
Okuma yazma bilmediğine göre, Luciano'ya (yarasa) ev numarasını
sokak adını vermek neye yarayacaktı? Ama belki de kuşlara, kelebeklere,
uçuçböceklerine sorabilirdi” cümlesinden de anlayabiliyoruz. Zeze’nin kitabın
başlarında daha zaman kavramının tam olarak oturmadığını, günleri tam olarak
algılayamadığını şu diyalogla birlikte gördüm;
-Önce emekli maaşınızı ne zaman alacağınızı öğrenmem lazım.
-Yarından sonraki gün
-Peki yarından sonraki gün ne zaman?
İşlem öncesinde görülen benmerkezciliği de “ Bense Bebek İsa’nın bu kez
doğacağına dair uzak da olsa bir umut besliyordum. Benim için doğacaktı”
konuşmasıyla birlikte okudum. Kitapta okurken en sevdiğim şeylerden biri
yazar gerçekten çocuk gibi düşünüp, olaylara cidden bir çocuk gibi bakmıştı.
Örneğin Zeze öğretmenine çiçek gelmesinin sebebini, öğretmenin çirkin
olmasına bağlaması gibi. Yazarımız Piaget’in üstünde durduğu taklit
davranışını bence Zeze’de bize göstermiş. ’açıkgöz’, ‘sizi öldüreceğim’ tarzı
yeni öğrendiği cümleleri farklı durumlarda taklit ederek öğrendiğini görüyoruz.
Zeze çok şiddet gören bir çocuktu. Erikson psikososyal gelişim evrelerinden
girişimciliğe karşı suçluluk evresine göre şiddet gören çocuk, ileride bunun
sıkıntılarını çeker ama bu dönemi sağlıklı atlatan bireyler gayet
sorumluluklarını bilen bireyler olarak büyür. Kötü davranışlarını ayırt etse bile
tekrar yapmasının sebebi anlamsız şeyler için bile dayak yemesi ve bunu
kavrayamaması olabilir diye düşünüyorum. Zeze bir noktada şu cümleyi
kuruyor; “Maruz kaldığım aşağılanma, canımı kulaklarımdan daha çok
yakıyordu.” Burada gördüğü en az fiziksel şiddet kadar psikolojik şiddet de
görmüş olduğunu görüyoruz. Kitabın ilk sayfasında Zeze’nin abisi ıslık
çalabilirken kendisinin çalamadığını yani fiziksel gelişimini tamamlamadığını
da gördük. Genel olarak bence gelişim evrelerine uyumlu bir kitaptı, bazı
noktalarda 5 yaşındaki bir çocuğun kuramayacağı cümleler olduğunu gördüm. Zeze her yaramazlığın sonucu dayak olan, bazen neden dayak yediğini bile
bilmeyen şeytan olduğunu düşündürtülen masum bir çocuktu. Kohlberg
gelenek öncesi evresine göre bir kural çiğnendiğinde, cezalandırılmalıdır. Bu
tanrı tarafından da olabilir Zeze her dayak yediğinde hakkettiğini çünkü
kendisinin bir şeytan olduğunu düşünüyor. Ailesinden sevgi alamayan,
hissedemeyen Zeze aradığı sevgiyi Portuga’dan buldu. Onu babasından satın
almasını istedi, bana göre bir çocuğun isteyebileceği en kötü şey buydu. Bu
kitabın bir çocuğun gelişiminden de daha güzel anlattığı bir şey var. Bir çocuğu
doğurmak yetmiyor, onunla kan bağınızın olması ailesi olduğunuz anlamına
gelmiyor. Kendi çocuğunuza sabır gösteremeyecekseniz, en temel ihtiyaçlarını
karşılayamayacaksanız, ve daha da önemlisi kendi çocuğunuzu
sevmeyeceksiniz onun ailesi değil en uzak gördüğü kişi olabilirsiniz. Hiçbir
çocuk Zeze’nin yaşadıklarını yaşamaması dileğiyle…
“Gerçek olan, acımasız bir biçimde nedenini bilmeden dayak yiyen küçücük bir
hayvan olarak iç yaramı bir türlü geçirmeyi başaramadığımdı.”